12 Şub 2012

Modaya İlham Veren Kadınlar

Bildiğiniz gibi İstanbul Fashion Week tüm ihtişamının ardından sona erdi.Modelleri,izleyicilerinin yanı sıra Anna Beatriz'in  Cengiz Abazoğlu imzalı adL defilesinde yer almasından tutun da Mick Jagger'ın kızı Elizabeth Jagger'ın Atıl Kutoğlu defilesindeki performansına kadar birçok sebeple adından sıkça söz ettirdi.

İşte benim için de bir gurur kaynağı olan IFW'nin Beyoğlu Odakule/Tepebaşı stüdyolarında gerçekleşen defilelerinden hafızamda en çok yer eden karelerden söz etmek istiyorum.Tüm yaratılarda olduğu gibi modaya da ilham kaynağı olan,tasarımcılarının yaratılarını ortaya çıkarmalarına esinlendikleri periler vardı elbette.Erol Albayrak'ın Afrika esintileri taşıyan defilesi,Tuvana Büyükçınar'ın Ciddiyet Parodisi gibi örneklerin yanında; iki defile vardı ki bunların ilham perileri beni derinden etkiledi:Simay Bülbül imzalı,1932 Dünya güzelimiz Keriman Halis Ece ve onun yaşam tarzı ve stilinden esinlenilmiş "Ece" Koleksiyonu defilesi ve Gamze Saraçoğlu'nun dağcı Wanda Rutkiewicz'den esinlendiği Kuzey Yamacı defilesi.



Modaya böylesine ilham vermiş; gerek yaşamı gerekse içinde bulunduğu zaman dilimi bakımından çok etkileyici bulduğum Keriman Halis Ece'den bahsetmek istiyorum sizlere. Güzellik yarışmalarının ülkemizde pek de ciddiye alınmadığı hatta ve hatta alay konusu edildiği zamanlar 1930'lar.. Ah burada artı bir parantez açmam gerekirse;1930'lar Cumhuriyet sonrası dönemin beni ne kadar etkilediğidir... Neyse efendim Cumhuriyet gazetesinin 3.kez tertiplediği Türkiye Güzellik yarışmasına katılan 7 hanımefendi'den biri olur Keriman Halis Hanım.Bu da yetmez 1932'de Belçika'da düzenlenen Dünya Güzellik Yarışmasında Kainat Güzeli seçilerek bugün bile bizim yüreklerimizi gururla çarptırır.

Peki Kimdir Bu Keriman Halis Hanım ?
 Keriman Halis Ece, zamanın meşhur tüccarlarından olan ve Hızır adı verilen yangın söndürme aletlerinin mümessili Tevfik Halis Bey ve Ferhunde Hanım'ın altı çocuğundan biridir. Bununla sınırlı değildir elbette.Piyano çalmasını pek iyi bilen,yemek yapmakta ve dikiş tutmakta usta,Fransızcası ziyadesiyle iyi,kültürlü,birikimli bir Çerkez kökenli Cumhuriyet kızıdır Keriman Halis Hanım..Bu da bize güzelliğin,onu kültürle bütünlemedikçe önemi olmadığını ve benim bayıldığım Cumhuriyet kadınının özelliklerini çok güzel gözler önüne seriyor.

Halis ile ilgili öne çıkan bir başka ayrıntı ise yarışma esnasında yanında kimsenin olmaması ve hıçkırıklar içinde Türk bayrağınu dikmesiydi.Türk kadınını böylesine iyi temsil etmesinin hemen ardından Atatürk'ün bu muazzam kadın hakkında söylediği sözlere de aşağıda yer veriyorum.

" ..Türk ırkının necip güzelliğinin daima mahfuz olduğunu gösteren dünya hakemlerinin bu türk çocuğu üzerindeki hükümlerinden memnunuz. fakat keriman, hepimizin işittiğimiz gibi söylemiştir ki, o bütün türk kızlarının en güzeli olmak iddiasında değildir. bu güzel türk kızımız ırkının kendi mevcudiyetinde tabiî olarak tecelli ettirdiği güzelliğini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır."


Keriman Halis Ece 28 Ocak 2012'de yaşamını yitirdi.Geriyeyse ondan bize hepimizin her yılbaşında severek aldığımız adına ithaf edilmiş "Ece" ajandaları kaldı..Keriman Halis Ece'nin yaşamı ve 1930'ların atmosferiyle ilgili daha ayrtıntılı izlenim edinmek isteyenler için Simay Bülbül'ün "Ece" koleksiyonunun videosunun linki aşağıdadır.


http://www.youtube.com/watch?v=qqNyOZ5ebwk

Kuzeyin Kadını

Simay Bülbül'den sonra modaya ilham veren bir başka kadından bahsetmek istiyorum.Gamze Saraçoğlu'nun 2012-Sonbahar/Kış "Kuzey Yamacı" koleksiyonun ilham kaynağı Wanda Rutkiewicz. Kendisi Everest'e tırmanan üç dağcıdan biri.Hem de tek kadın.1992 yılında 8000 metrelik tırmanışında trajik bir şekilde yaşamını yitirdi.Eğer tamamlayabilseydi 14 tane 8000lik zirvenin hepsine tırmanabilmiş tek kadın olacaktı.Spor ile ilgisi kadar kendi özyaşam öyküsü de bir o kadar tüyler ürpertici Wanda'nın.İkinci dünya savaşı esnasında Polonya'ya göç eden bir ailenin kızı Wanda.Küçük yaşta ailesini kaybetmesiyle sarsılan bu güçlü kız kendini spora adamıştı adeta.Ama bir spor dalı vardı ki onda kendini bulmuştu.Dağlara tırmanmak..Hayatı boyunca tek aşık olduğu adamı gözleri önünde dağlara verebilecek kadar tutkundu.İşte doğaya ve spora böylesini kendini adamış kadının yine dağlarda sona eren trajik ve paradokslarla dolu yaşamını yansıtan Gamze Saraçoğlu'nun Kuzey Yamacı defilesinden görüntüler..







Bu iki efsanevi kadından sonra diğer defilelere de bir göz atmak isteyeceğinizi düşünüyorum.Sıradaki defilemiz Tuvana Büyükçınara ait.Ben onun Nişantaşı'ndaki a46'sını gezdiğim günden beri hastasıyım.Yine döktürmüş Tuvana'm.Gönül ister ki bir gün onun tasarladığı bir kıyafetle bir görüntü verebileyim bir Oscar töreninde kırmızı halı geçidinde :)









Erol Albayrak'ın Afrika esintilerini konsept edinmiş Serenay Sarıkaya'nın da yer aldığı defilesinden görüntülerse şu şekilde;








Atıl Kutoğlu ise daha suluboya esintileri taşıyan,uçuk ve metalik renklerin ağırlıkla yer bulduğu bir koleksiyon hazırlamış.Erkekler için hazırladığı tasarımlar da ilgi çekiciydi. Ve Atıl Kutoğlu'nun o çok ses getiren Elizabeth Jagger'ın da boy gösterdiği defileden görüntüler.






 Veee finali Cengiz Abazoğlunun adL için tasarladığı ve dünyaca ünlü model Anna Beatriz Barros'un nefes kesen performansının yer aldığı defileden görüntülerle yapıyorum. Haki ve zümrütü ağırlıklı tema olarak kullanmayı tercih etmiş Abazoğlu..




Bu kadar da sınırlı değildi elbette IFW.Zaten koskoca moda haftasını bir sayfaya sığdırmaya çalışmakla hata ederiz.Mesela Arzu Kaprol'un koleksiyonuna değinmeden geçemeyiz.Beste Gürel, Nihan Peker ve Tuba Benian'nın beraber hazırladıkları Karma1 butiğinin imzasını taşıyan koleksiyonlarından da.Tüm bunları trendyol'un sitesinde de bulabilirsiniz.Benim asıl anlatma amacını taşıdığım gözler önüne pek fazla serilmeye iki yüce kadının yaşam öykülerini anlatmak ve en çok göze çarpan ayrıntıları göstermekti.Umarım beğenmişsinizdir.:)

10 Şub 2012

Bir Broadway Müzikali

  Kim demiş tiyatro izleyicisi yok diye,kim demiş devlet tiyatroları ağır ve kasvetli geçiyor diye.Bence bu dönem devlet tiyatroları altın çağını yaşıyor.Oyunlar birbirinden güzel ve görülesi.Dahası hepsi kapalı gişe oynuyor.Bilet bulmak neredeyse imkansız.Ve gerçekten her oyuna gidişimde başka bir oyunla ilgili edindiğim bilgi beni ona çekiyor,fark etmeden geçen zamana üzülüyorum.
  İşte beni benden alan ve cidden devlet tiyatrolarımızla bir kez daha gurur duymama neden olan müzikal oyun Sidikli Kasabasıydı.Ben size oyunun yazarından,yönetmeninden bahsetmeyeceğim.Sadece izleyici koltuğuna oturmanın müptelası,amatör oyuncu,iyi bir tiyatro fanatiği olan bendenizin  izlenimlerini aktaracağım.Susuzluğun en büyük sorun olduğu ve bundan dolayı umumi tuvaletlerin özellştirilip paralı hale geldiği tanımsız bir zamanda geçiyor oyun.Bu karmaşa içine düşen bir aşk kıvılcımı çevresinde düğümlenen olayları anlatıyor bizim Sidikli Kasaba. Bir nevi göstermeci tiyatro diyebiliriz aslında.Sisteme başkaldırmış bir grup insanın heyecanlı galeyanını eğlenceli bir şekilde dile getiriyor.


 Ancak oyun ile ilgili bahsedilmesi gereken en önemli özellik, oyunun bir Broadway müzikalinin çok kaliteli bir Türkçe uyarlaması olması.Şarkılar birbirinden güzel,oyuncuların kabiliyetleri ve sesleri de bir o kadar iyi.Özellikle gay polis rolüne bayıldım.Müzikal izlerken bir kez daha anladım ki normal bir tiyatrodan iki kat alkış gerektiriyor müzikal işi.Oyuncuların o an alnından akan tere şahit oluyorsunuz.Çünkü hem bu kadar güçlü sese sahip olup hem de bu kadar iyi oyunculuk sergilemek büyük meziyet doğrusu.Müzikler demişken oyunun müziklerinin de ödüllü olduğunu hatırlatmakta fayda var.
 Oyunun akışı ya da senaryosuyla ilgili tek rahatsız eden nokta ise oyunun sonunda alelade verilan sosyal mesajdı.Oysa ki oyun sonuna dek biz seyirciler kara mizahın öyle farkındaydık ki ağır eleştiri oklarının hedefinin de...Sosyal mesaj kısmı diyalog içinde çocuk oyunu gibi öğretici dille verilmeseydi daha iyi olurdu.Buna rağmen oyunla ilgili en bayıldığım şey imkansız sosyalist rüyaların sahte bir mutlu sonla bağlanmamasıydı.Küçük Sally'nin dediği gibi;"Su durumu ile ilgili boktan bir müzikal."





SİDİKLİ KASABASI

Künye
Greg Kotis’in yazdığı "Sidikli Kasabası Müzikali" adlı müzikalin çevirmeni Barış Arman, Libretto çevirisi Nebi Birgi’ye ait. Ünlü Broadway müzikalinin sanat yönetmeni Şakir Gürzumar, sanat yönetmeni yardımcısı Galip Erdal ve yönetmeni ise Oğuz Utku Güneş.
Müzikalde rol alan sanatçılar: Doruk Şengün, Berfu Aydoğan, Barış Arman, Nebi Birgi, Ceren Gündoğdu, Semlin Artemiz, Efe Ünal, Taner Tunçay, Adnan Yiğit, Aslı Zırhlı, Didem Atasoy, Sevil Tufan, Derman Çinkılıç, Güniz Bilge, Ayşe Günyüz, Alper Aksoy, Beste Özgümüş, Nazlı Uğurtaş, Köksal Ünal, Hilmi Duruoğlu.

tAmAmEnÖzGüNbİRyAzI

Tanrılar tarafından lanetlenmiş büyük kahin Tresias'a melekler kadar güzel Narcissus'un annesi sorar: 
-Uzun bir ömrü olacak mı ?
-Kendini bildiği sürece evet..

Bu Narsizm yani kendini aşırı beğenme hastalığının ya da felsefesinin tohumlarını veren yakışıklı erkek Narcissus'un hikayasinin başlangıcıdır.Bir su birikintisinde kendini görüp aşık olur ve bu aşk onun sonu olur.
Efsaneler bize uzaktan hep abartılı hep gerçek dışı gelir ya hani.Bizler kendi içinde yaşadığımız yalan gerçekliğimizin farkında değiliz.Hele ki kendimizi inandırmaya çalıştığımız, aynada görmek istediğimiz bir "ben" yaratısının içinde yaşama isteği gibi bir aymazlığın hiç mi hiç farkında değiliz! Eskiler ne de güzel demiş "Kendini bilmez!" Biz kendimizi bilmiyoruz.

Bir iki aydır psikologa gitsem mi gitmesem mi gibi düşünceler içindeyim.Biz artık psikologlara deli doktoru olarak bakılmadığı,bir arkadaşınıza dediğinizde "Aa ben de istiyorum ya" cevabını aldığınız bir neslin çocukları olmuşuz.Ekmek,su gibi ihtiyaç olmuş hepimize bir psikolog.Her eve lazım bir stres topu gibi aile boyu müptelası olmuşuz her birimizin anlatacağı öyle şeyler var ki..Uuu anlatmaya başlasam ağlarsın.Hal bu ki kimin umrunda Afrika'da çocuklar ölmüş,Filistin'de insanlar ölüyor,dünya cayır cayır yanmış.Yok biz en dertlisiyiz.Kimse yanlış anlamasın yazımın başında belirttim zaten ben de o "sıkıntılı", "parapsikopat" halinden memnun olamayan,kıçındaki pireden huzursuz kesimdenim.Her ne kadar şu an dünyanın bambaşka bir yerinde başka şeyler yapıyor olsaydımı düşündüğümde halime bin şükür diyorum.Ama varmaya çalıştığım bambaşka bir nokta.Mutsuzluğumuzun ve hoşnutsuzluğumuzun kaynağı nerede?

İşte bu noktada benim karşıma çıkan sonuç tüm düşüncelerimi bir araya getirdiğimde;kendimizi yeterince tanımıyor olmamız.Sürekli bir maske altında,sevileceğimizi düşündüğümüz kalıpların içinde gizlenerek asıl olduğumuz bizden uzaklaşmamız.Yeteneğimiz olmayan zorlama hobiler edinmemiz,zaman öldürmemiz.Bu sefer asıl usta olduğumuz yetilerimizin farkına varmadan es geçip gitmemiz.

Yetenek edinme girişimi derken ben bir insanın öldükten sonra dahi ne kadar üstün yetenekli,zeki vs.. gibi somut/maddesel özelliklerinin değil de erdemlerinin sayılacağını düşünüyorum.Ve hepimizin en zayıf olduğu en önemli iki erdem bence:Özür dilemek ve Takdir etmek. Ne kadar basit gözüken ama o "ego" denen kendi yarattığımız Frankenstein engeline takılıyoruz. Özür dilemek insanın kendine duyduğu saygının ölçütüdür.Takdir etmek ise bambaşka bir derya.Takdir ettiğimiz zaman bizden üstün olunan özellikleri kabul etmenin sancısında kıvranıyoruz.Bu bize öyle ağır geliyor ki..Aslında farklı bir bakış açısından baktığımızdaysa; hangi konuda olursa olsun olunabilecek bir numara;asla ve asla bir arkadaşın en iyi destekçisi olma gibi bir erdemi hiçbir platformda yenemez gibi bir düşünceye getirdi beni.Keşke bu öz bütünlüğü ve kendini bilme olgusunu sağlayabilsek de dünya tertemiz olsa gibi düşünceler geçmiyor değil içimden.

Sezen Aksu'yla yapılmış bir röportajda sorulan"O kadar yaptığınız şarkıyı birçok farklı sanatçı sizden iyi söylüyor,bunu nasıl atlatıyorsunuz?" Sezen Aksu'nun cevabı;
"İşte o noktada olgunlaşmaktan başka çareniz kalmıyor." Öyle hoşuma gitti ki bu cevap.Belki de en kilit nokta bu yüce Mevlana'nın bahsettiği,Yunus Emre'nin bu topraklarda yaşattığı o tamamen eskiye özgü yeni olan her şeyin yıkıcı hışmına uğramamış saf tevazu,olgunluk,sakinlik,sessizlik.
Ben bu kadar konuşuyorum da yapabiliyor muyum? Tabii ki hayır.Şu an bu yazıyı satırlar boyu susmadan yazmam bile bunu halen beceremediğimin bir göstergesi değil mi sizce de? Sadece kendi kendimin gurusu olmaya çabalıyorum.Kitaplara sığınıyorum,sadece öğrenmek istiyorum.Beynimi dinginleştirmek,güzel müzik dinleyip hoş filmler seyr-i alemine dalmak.Bunu başarabildiğim yegane yer ise kendi yuvam oluyor.Çünkü İstanbul bir kargaşa,bir savaş,bir gösterişler sahnesi,bir yarış fena halde kızışmış.İyisi mi biraz olsun bu yarıştan sıyrılıp kendi özbenliğimize dönmek en faydalısı olacak.Böbürlenmek değil,takdir etmek.Sevilmeyi beklemekten önce sevmek belki de.İyi niyet göstermekte marifet.


(PS: Blogum nasıl benim kişisel sayfamsa,yazılarımın kendimce en büyük amacı kendimi en doğru şekilde tanımak.Hayat içerisinde bir yol edinmeye çalıştığımız evrenin tam merkezinde hissediyorum kendimi.Tatlı bir olgunluk halimi örtmüş üstümü ruhani bir yorgan gibi..Kendimi çözümlüyorum her satırda.Belki de sizler benim serbest çağrışım yöntemimin birer deneklerisiniz,belki de bu yazıyı hiç kimse okumuyor,tamamen kendimleyim.Öylesi daha bile güzel olurdu..)







Skip James - Devil Got My Woman



1930'lardan bir esinti getirdim sizlere..Daha 45'lik olgusu bile çıkmamış.78'lik devirli plakların rövaçta olduğu zamanlar.Ve büyük bir ses..Sabahlara kadar dinlesem bıkmayacağım bir şarkı.Sesinin içindeki acıyla kavrulduğum,tutkuyu yüreğimin en derininde hissedip,an be an şairiyle yaşayabildiğim bir parça.Skip James'ten Devil Got My Woman. Eğer sizin de benim gibi eskiye dair böyle bir tutkunuz varsa(bir pikabım "henüz" olmasa da plaklarımı aksesuar olarak çoktan aldım bile) mest olacağınıza eminim bu şarkıda.Şarkının içli bir hikayesi olduğu öyle belli ki.Siz de saniyesiyle yaşıyorsunuz.
Keyifli dinlemeler..

Home Sweet Home

Bir senedir bizleri saran taşınma telaşı başta annem olmak üzere tüm aile bireylerini ikea senin English Home benim İzmit'teki tüm yerel mobilyacılarına kadar sürükleyip duruyor haftalardır.Annem sayesinde bir ev nasıl baştan aşağı düzülür öğrendim doğrusu.Ne zahmetli işmiş arkadaş! Allah'tan yengecizmi kanında hisseden bir bayan olduğumdan olsa gerek bu işten çok da şikayetçi değilim hatta hoşuma bile gider.Çünkü Monica misali organizasyon ve düzen takıntılı olduğumdan ötürü bu yeni baştan dekore etmelere de bayılıyorum.Annemin tabiriyle az ve öz eşyayla nasıl ev düzenlemesi yapılır,ne neyle uyumludur yedim içtim artık. Haa..unutmadan.. İzmitli bir aile olarak İkea'nın siparişler üzerinden kargo ücreti alması bizi hiç mutlu etmedi! Halbuki MudoCity bu konuda oldukça yardımcı oluyor.Aklınızda bulunsun:) Sizler zaten en çok bilinen dekorasyon mağazalarından haberdarsınızdır. Ben daha çok ön planda olmayan her yaşla uyumlu çeşitli aksesuarlara sahip olan çeşitli mağazalardan bahsetmek istiyorum gönlümün dostları. Bunlardan ilki Madam Coco.Zaten Paris aşığı olan bendeniz Madam Coco'nun zarif ve fiyatları da gayet makul ürünlerine bayıldım!Onlar ürünlerinin en ince ayrıntısına samimiyet katmak isteyen bu amaçla da "Je t'aime" diyerek sizleri karşılayan bir grup Parisli! Madam Coco'yu Profilo,Metrocity gibi alışveriş merkezlerinde ya da Bağdan Caddesi,Şişli gibi kolay ulaşılabilir yerlerde bulabilirsiniz.Ayrıca Trendyol'da da sık sık indirimli ya da sezon ürünleri satışa çıkıyor.


 
Dekorasyon demişken Habitat'tan bahsetmezem olmaz.Habitatın özelliği bence tam yeni çiftler için olması.Yeni bir ev düzenlemek isteyen gençlerin uğrak noktasıdır Habitat.Aksesuarları o kadar şıkır şıkır değil belki ama çok portatif ve yaratıcı.Özellikle değişik tasarılara sahip askılıklar,renkli mumlar tam benlik!














Şimdi size takdim edeceğim dekorasyon merkezi Loyoki dekoratif raf sistemleri olarak geçiriyor protokolde adını.Loyoki'nin henüz Türkiye'de tam teşkilatlı bir sistemi yok.Anladığım kadarıyla Türkiye distribütörlüğünü yeni açmış.Ama ben eminim ki ürünlerini gördükten sonra büyük bir fan kitlesi yaratacak.Zira Loyoki'yi diğer dekorasyon mağazalarından ayıran özelliği yüzde yüz kullanışa önem vermesi ve sadece ev ile sınırlı kalmayıp ofis ya da benzeri birçok yer için elverişli raf sistemleri üretmesi.Renkli ve cıvıl cıvıl bir imaj çizdi bende Loyoki.Özellikle yeni odamda yatak üstüne yaptırmak istediğim modern bir kitap raflığını Loyoki'de bulabileceğimi düşünüyorum.İnternet sitesi tam kullanıma açılmamış o yüzden fiyatlar hakkında da net bilgim yok umarım fiyatları da tatmin edecek düzeydedir.Ben yine de ilgilenen olursa diye siteyi aşağıya yazıyorum,bir telefon numarası mevcuttur.

http://www.loyoki.com.tr/









 

Veee dekorasyonu filan geçiyorum sadece ve sadece hobi için,eğlence için benim gibi müptelaların vazgeçemediği bir yer var ki Bun Design! Bun Design'ın tamamen eğlence ya da özel gün ve ya durumlar için olan aksesuarları farklı figürlerle anlatmasına bayılıyorum.Mesela güzel bir kadın vücudu biçiminde shot bardakları,fotoğraf makinesi kadrajı şeklinde bardak ya da eşiniz dostunuz için yapacağınız yılın çılgını,yılın yılın seksisi gibi sıradışı ödüller hazırlatmak sizce de çok eğlenceli olmaz mıydı?!
















1 Şub 2012

Gerçek Üzerine..





"Gerçek mutluluk paylaşılarak yaşanır."


Bittiğinde hafızalarınıza bu sözleri kazıyan bir film Into the Wild. Jack London ve David Thoreau'nın kahramanlarını rol model benimsemiş,bu yazarları iliklerine kadar özümsemiş Chris Mccandless'ın öyküsüdür bu. Yaşadığı "mükemmel" hayatı terk edip Alaska'ya gitmesi ve orada açlıktan ölmesi değildir elbette asıl anlatılan. Filmi izleyince kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz.Nasıl bir hayatta yaşıyorum? Mükemmellik duvarıya örülü bana ayrılmış alan toplum baskısından başka bir şey değil midir? Bize dayatılan mıdır?

Kahramınımızın trajedisi belki de kurmak istediği ideal toplum ideasını gerçekleştirirken büyük bir yanılgıya düşmesi. Yalnızlık yanılgısı. Çünkü "Gerçek mutluluk paylaşılarak yaşanır" ; ama diyor ki kahramaınımız Alexander Supertramp "Şu an evime dönmüş anneme ve babama sarılıyor olmuş olsaydım şu anki kadar mutlu olabilirdim.Tabii aynı şeyi görüyor olsaydık." Bu Chris'in tam da anlatmak istediği şey bence.Evet ideal bir mutluluk ve toplum olabilir,hayatı aynı pencereden düşlediği...Ama bu kişilerin egoist babası ve materyalist annesi olmayacakları kesin.Chris doğayla bütünleşmek istedi.Tüm dokularıyla hissetmek,solumak hayatı.İnsanın düşlerse,inanırsa,içindeki keşfederse tüm o tabuları devirebileceğine inandı.Oysa ki vahşi doğaya yenik düştü.İdeal ettiği yaşamı belki de yanlış yerde kurdu.Bu tabi ki 24 yaşındaki genç ölümü hakkında derin üzüntü duyanların bakış açısı da olabilir. Son nefesini verirken gözlerindeki uzun zamandır görmediğimiz ışıltı, belki de riyakarlık,aldatmaca ve yalanla örülmüş ağın içinden kurtulmanın verdiği sonsuz özgürlük olarak da nitelendirilebilir.

Filmin müzikleri de bir o kadar güzel.Eddie Vedder soundtrackini yapmış.Tabii bunun dışında da birçok kaliteli müzisyenin imzası var.Bir an önce albüm dinlenmeli tabii önce film izlenmeli.

Ben işin tekniğine giremeyeceğim.O kadar sinema bilgim yok ancak filmin Amerika'da özellikle 60'larda ortaya çıkan hippi akımı,özgürlüğü doğada bulan insanların coşkusunu çok başarılı yansıtan bir yapım olduğu bir gerçek.Görüntü yönetmenliğini Sean Penn yapıyor.Tabii ki başroldeki  Emile Hirsch'in olağanüstü performansın, filmin beni bu kadar etkilemesindeki rolü oldukça yüksek.


Gerçek bir hikayeden alıntı olduğunu hatırlatmakta büyük fayda gördüğüm 2007 yapımı Into the Wild'i izleyin.Üstünde insanın kendiyle verdiği savaşı,doğayla bütünleşme ama bir o kadar doğaya karşı mücadele verme,hayatı deneyimleyerek yaşama,sorgulama,her şeyi ama her şeyi sorgulama,arama,öze dönme gerçeği,sadece gerçeği elde etmek üzerine yapılmış;yalanlar üzerine kurulu dünyaya bir başkaldırı niteliğinde harika bir film.

Yazımı bitirirken Jack London'ın filmin içinde geçen çok hoşuma giden bir alıntısıyla bitiriyorum.

"Rather than love, than money, than faith, than fame, than fairness, give me truth." ...







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...